Evrim Panelleri

Darwin 200 kapsamında İstanbul’da bir dizi paneller düzenleniyor. Bu panellerin Nisan ayı için bir listesi ve ayrıntılı bilgi için FACEBOOK sayfasına göz atabilirsiniz.

Panellerden seçtiğimiz bir tanesi ve içeriği hakkında bilgiler de burada:

“İnsan sosyalliğinin evrimi: Dilin, ahlakın, ve dinsel düşüncenin evrimsel kökenleri”

24 Nisan 2009, saat: 14.00. Yeditepe Üniversitesi.

(Aynı panel 15 Nisan 2009 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi’nde de düzenlenecek fakat saati henüz belli değil).

Konuşmacılar:

Dr. Hasan G. Bahçekapılı

Sinem Silay

Onur Iyilikçi

Dilek Çelik

Şule Güney

Panelin Amacı:

Bu panel biyoloji, psikoloji ve antropolojideki son çalışmalar ve fikirler ışığında insan sosyal hayatının üç önemli bileşeni olan dil, ahlak ve din konularına getirilen evrimsel açıklamaları tartışmaya açmayı amaçlamaktadır. Burada özel olarak kastedilen dil yetisinin, ahlaki yargılarda bulunma yetisinin, ve dinsel düşüncenin evrimsel kökenidir. Panelde bu üç yetinin evrimi “zihin teorisi” (veya “zihin okuma” modülü) denen yetinin evrimi bağlamında tartışılacak, zihin teorisinin ortaya çıkışının insan türü bir sosyal hayatı mümkün kıldığı önerilecek, sosyal hayatın getirdiği evrimsel baskıların da (işbirliği ve rekabet) dil, ahlak ve din dediğimiz olguları “adaptasyon” veya “yan-ürün” olarak ortaya çıkardığı dile getirilecektir. Panel bu konulardaki literatürdeki son gelişmeleri tanıtmanın yanında, evrimsel yaklaşımın sadece milyonlarca yıl önce olup bitmiş olaylarla ve basit düzeydeki biyolojik süreçlerle ilgili konularda değil, günlük hayatımızda içiçe olduğumuz, insanı insan yaptığını düşündüğümüz konularda da açıklama potansiyeline sahip olduğunu göstermeyi hedeflemektedir.

1. Sosyal Zihin ve Evrim: Zihin Teorisinin Evrimsel Kökenleri

Sinem Silay

Panelin ilk kısmında, zihin teorisinin (veya zihin okuma modülünün) temel öğelerinin insanlardaki ve diğer primatlardaki evrimsel gelişimi, panelin diğer sunumlarına zemin oluşturacak şekilde tartışılacaktır. Zihin teorisi, ilk olarak Premack ve Woodruff (1978) tarafından şempanzelerin birbirlerinin zihinsel durumlarını anlayabilmelerini tanımlamak için kullanılmıştır. Literatürde, zihin teorisi yetisi başka insanların zihinsel durumlarını anlayabilme yetisi veya bilişsel kapasitesi olarak tanımlanmaktadır (Leslie, 1987; Baron-Cohen, 1988). İnsanlar zihin teorisi yetisini kullanarak başka insanların duyguları, hedefleri, bilgileri, inançları, vb. hakkında çıkarsamalar yapmaktadırlar. Tartışma çerçevesinde insan sosyal zihninin diğer primatlarla paylaşılan veya paylaşılmayan unsurlarından bahsedilecek, zihin teorisinin grup içi yaşam adaptasyonundaki rolüne değinilecektir. Zihin teorisinin simülasyon, teorik-yapılandırma ya da modüler olgunlaşma yoluyla geliştiğine dair farklı araştırma yönelimleri bulunmaktadır. Primat evriminde ise zihin teorisinin ne zaman geliştiğiyle ilgili tartışmalar sürmektedir. Sürmekte olan teorik tartışmalar sinirbilim ve gelişim psikolojisinin ampirik bulguları ışığında açıklanacaktır. Tartışmayı sonlandırırken zihin teorisiyle ilgili gelecek vadeden araştırma yöntemleri ele alınacaktır.

2. İnsan Dilinin Evrimsel Tarihi

Onur İyilikçi

Panelin bu kısmında, insan evriminin en ilginç fenomenlerinden biri olan dilin evrimi son yıllardaki teorik ve ampirik çalışmaların ışığında tartışılacaktır. Evrimsel tarihe dikkatli bir bakış, evrim geçiren her olgunun aslında tek başına değil, aynı evrimsel dönemlerde seçilen diğer olgularla ilişki içinde ortaya çıktığını gösterir. Bu bağlamda dilin evrimi panelin diğer konu başlıkları olan zihin okuma modülü, ahlak ve dinin evrimi ile ilişki içinde değerlendirilecektir. Öncelikle dilin bilişsel nişimize bir adaptasyon olduğunu savunan Pinker’ın görüşlerine genetik ve antropolojik bulgulara dayanılarak yer verilecektir. Bu görüş zihin okuma modülüne oyun teorisi yaklaşımı ile bağlanacaktır. Yine bu alt başlık altında Arbib’e göre dilin ortaya çıkışında ayna nöronlarının etkisinin zihin okuma modülüyle ilişkisi değerlendirilecektir. Öte yandan Hurford’un dilin kökenine öğrenme odaklı dilsel adaptasyonlar açısından yaklaşımı ahlakın evrimi ile ilişki içinde incelenecek ve Hauser’in “Evrensel Ahlaki Gramer” hipotezi ile karşılaştırılacaktır. Bahsi geçen bütün temalar Dunbar’ın grup dinamiklerini temel alan dilin evrimi görüşüyle ilişkilendirilecek ve işbirliği kavramına klasik Darwinci yaklaşım ile bağlanacaktır.

3. Ahlak ve Evrim: Zaruri, Meşru ve Yasak Yargılarının Evrimsel Kökeni

Dilek Çelik

Panelin bu bölümünde ahlaki yargılarda bulunabilme yetisinin evrimsel kökenleri irdelenecektir. Evrimsel yaklaşımda, toplumsal yaşayışın gereği olan işbirliği, özgecilik gibi stratejik sosyal ilişki biçimleri evrimleşirken bir yandan da bu ilişki biçimlerini bozanları saptama ve cezalandırma eğilimi gibi adaptif değeri olan yetilerin evrimleştiği, ve bu yetilerin ahlaki yargılarda bulunabilme yetisinin temel taşlarını oluşturduğu savunulmaktadır. Suçluluk, minnettarlık, sempati, dayanışma, borçluluk gibi insanlara özgü ahlaki duyguların deneyimlenebilmesi, “zihin okuma” modülü denen yetinin evrimi sonucu ortaya çıkmış olan, olayları başkalarının perspektifinden değerlendirebilme ve duygusal özdeşim kurabilme kapasitesinin bir sonucudur. Evrimsel süreçte sembolik dil kullanımı, bireyler arası stratejik sosyal ilişki dinamiklerinde önemli farklar yaratarak ahlaki normların paylaşımını mümkün kılmıştır. Ayrıca Hauser tarafından ortaya atılmış olan “Evrensel Ahlaki Gramer” kavramı tanıtılarak bu konuyu destekler nitelikteki deneysel ve nöropsikolojik kanıtlar ortaya koyulacaktır. Son olarak din ve ahlak kavramları arasındaki ilişki ele alınarak dinin ahlaki yargı, muhakeme ve davranışlar üzerinde etkisi olup olmadığı literatürdeki gelişmeler ışığında tartışılacaktır.

4. Dinsel Düşüncenin Evrimsel Kökeni

Şule Güney

Dinsel düşünce ve davranış son yıllarda psikologlar, biyologlar ve antropologlar tarafından evrimsel perspektif üzerinden incelemeye tabi tutulmuştur. Bu incelemeler üzerinden yapılan tartışmalarda genel olarak iki hakim görüş bulunmaktadır. Bu görüşlerin ilkinde, bir sosyal fenomen olarak dinsel düşünce ve davranışın evrimsel süreç tarafından tasarımlanmış bir adaptasyon olduğu ve bu tasarımın insanların oluşturduğu gruplar içindeki işbirliğini ve sosyal bağlılığı geliştirmeye/güçlendirmeye hizmet ettiği savunulmaktadır (Wilson, 2002). Bir diğer deyişle, dinsel düşüncenin “grup seçilimi”nden ortaya çıktığı iddia edilmektedir. Diğer görüş ise dinsel düşünce ve davranışı, evrimsel sürecin ürünü olan insan zihninin temel yapısının bir “yan-ürün”ü olarak ele almamız gerektiğini öne sürer (Boyer, 2001; Atran, 2002). Bu görüşe göre, dinsel fenomeni anlayabilmemiz için ilgili görünen ve aslen başka amaçlar için evrimleşmiş diğer bilişsel mekanizmaları incelememiz gerekmektedir. Konuşmada Bering’den (2006) hareketle ruh, ölümsüzlük ve doğaüstü varlık gibi kavramların herkeste varolan zihin teorisi yetisinden nasıl kaynaklanmış olabileceği tartışılacak ve dinsel törenlerin amacı zihin teorisi temelinde açıklanacaktır.

Daniel Dennett

Amerikalı filozof Daniel C. Dennett felsefe alanında devrim yaratan görüşleri ve kitapları ile tanınıyor. Darwin Yılı 2009 kutlamaları kapsamında Dennett, 10 Nisan’da Sabancı Müze’sinde Darwin’le ilgili bir konferans verecek (ayrıntılar için soldaki resme de tıklayabilirsiniz). Bu semineri fırsat bildik; aramızdan bir Evrim Çalışkanı (Uygar Polat) sizler için Dennett hakkındaki bu harika yazıyı hazırladı. Felsefenin önemli sorularına da değinen bu yazıyı keyifle okuyacağınızdan eminiz.


“Herhangi birisinin aklına gelmiş en iyi fikir için bir ödül verecek olsaydım Darwin’e verirdim, Newton’un, Einstein’in ve herkesin önünde. Doğal seçilimle evrim fikri, tek bir hamlede hayat, anlam ve amaç düzlemlerini, uzay ve zaman, sebep ve sonuç, mekanizma ve fiziksel yasa düzlemleriyle birleştirdi.”

Zihin felsefesi, felsefenin en eski dallarından biri.. Felsefenin kendisinin kökenlerinin, ilkel formlarda da olsa ne kadar eskilere dayandığını düşününce, bu alt dalın insanın düşünsel yapısını ne kadar uzun süredir meşgul etmiş olduğu daha iyi anlaşılıyor. İnsan zihninin doğası, her birimizin kendi zihnimizle doğrudan temas halinde olmamız sebebiyle hakkında kafa yorulması kolay, fakat açıklayabildiğimiz kadarıyla doğanın maddesel kuvvetleriyle bağdaşan tatminkar ve objektif bir resminin çizilmesi oldukça zor bir konu. Platon, Aristo, Parmenides, Spinoza, Descartes, Hume, Kant, Wittgenstein ve daha pek çok dehanın kafa yorup da nihayetlendiremediği bir mesele. Konunun ana açmazı olan “zihin-beden sorunu”nu (“mind-body problem”) biraz yakından inceleyince ortada neden çözülmesi imkansızmış gibi duran bir mesele olduğu net olarak görülebilir.

Temel sorun şu: beyin gibi tamamen mekanistik ögelerin etkileşmesiyle çalışan nesnel bir organda nasıl olur da dış dünyaya dair öznel temsiller yer bulabilir? Varlıklarını ve çalışma prensiplerini objektif olarak gözlemlediğimiz nöronlar, sinapslar, aksonlar, elektrik impulsları, kişiden kişiye değişen subjektif deneyimlere nasıl neden olabilir? Pembe bir uçurtma gördüğümüz zaman, “pembelik” beyinde nasıl gerçekleşir? Nasıl ortaya çıkar, nasıl kişinin benliğinin kullanımı için hazır hale getirilir ve nasıl algılanır? (Peki kişinin “benliği”, tüm bu algıların toplamından bağımsız, süreci anlamlı kılan bir nevi merkezi otorite midir? Bu nasıl mümkün olabilir?) Pembeliğe dair uçurtmanın kendisinden gelen içkin bir özellik mi vardır, yoksa pembelik bakan gözde, kişinin zihninde midir? Pembe bir uçurtmaya bakan birinin beynini dışarıdan incelediğimizde bizim gördüğümüz ve bilimin konusu olan faaliyetler ile, o kişinin hissettikleri nasıl bağdaştırılabilir?

Zihin-beden sorunu bu. Bu soruların sebep olduğu açmaz o kadar derin ki, tüm bunların bir anlam kazanabilmesi için sürecin bir noktasında büyülü bir şeylerin olması gerekirmiş gibi duruyor. Bilim ve felsefedeki kimi sorunların, eğer onlar yeterince büyük ve zihin bulandırıcı iseler, eşdeğer ölçüde büyük ve zihin bulandırıcı, ve genelde toplumların halihazırda kabul ettiği gerçeklerle büyük oranda örtüşen, fakat daha ileri düzey sorgulamaların ağırlığını kaldıramayacak çözümlerle yanıtlanmaya çalışılmaları tarih boyunca oldukça sık rastgeldiğimiz bir durum. Zihin-beden sorununa da yüzyıllar önce verilmiş tam da böylesi bir yanıt var: dualizm. Batı’da ilk olarak Descartes ile önemli bir fikir akımı haline geldiği için Kartezyen Dualizmi olarak da anılıyor, özetle şöyle: Zihin-beden sorunu, doğada var olduğu gözlemlenen mekanizmalarla nesnellikle öznelliği bir araya getirmeye çalıştığı için aşılamaz gibi duran bir sorun. Dualizme göre ise zihin-beden sorunu, ancak doğada tek bir tür töz (substance) olduğunu varsayarsak bir sorundur. Eğer biz birden çok tözün varlığını kabul edersek sorunu çözümünde önemli bir yol katetmiş oluruz. Beynin mekanistik bileşenlerinden zihnin nasıl ortaya çıktığını bulmaya çalışmak bir hatadır zira maddi töz ile zihinsel töz birbirinden bağımsızdır ve birbirlerine indirgenemezler. Daha nüanslı versiyonları ortaya sürülmüş olsa da, dualizmin temel prensibi bu.

Dualizm

Bunun neden cezbedici bir fikir olduğunu görebiliyoruz, hem Batı’da yaygınca kabul gören ruh mefhumuna direkt bir gönderme yapıp ona kredibilite kazandırıyor (Doğu’dakiler ise aynı soruna bakıp, ruhu reddetmekle kalmamış, benliğin bir ilüzyon olduğu sonucuna varmışlardır yüzyıllar önce. Bu fikirler Batı felsefesine ise ancak 19. yy filozoflarından Schopenhauer’in çabalarıyla girmiştir ve modern bilişsel bilim camiasındaki en yaygın kabul gören akımlardan biridir), hem de elimizdeki oldukça büyük soruna olası bir çözüm sunuyor. Ne var ki dualizm çözdüğünden daha büyük sorunları beraberinde getirir. İlk olarak, böylesi ikinci bir tözün varlığına dair, ortaya atıldığı 300 yılı aşkın süreden beri, herhangi bir pozitif kanıt bulunabilmiş değil. Tüm araştırmalar ve kanıtlar doğanın tek ve maddi bir tözden oluştuğunu gösteriyor. Dolayısıyla doğada böyle bir etkinin olduğunu varsaymak için herhangi bir nedenimiz yok. Bu dualizmin bilimsel açmazı. İkincisi, böylesi iki farklı töz gerçekten varolsaydı bile, nasıl etkileşirlerdi? Etkileşilerse birbirlerinden nasıl ayırt edilebilirlerdi? Tanım gereği birbirinden bağımsız ve birbirine indirgenemez olan bu iki etki, nasıl bir araya gelip insan zihnini mümkün kılabilirdi? Descartes bu etkileşimin beyindeki pineal gland’de olabileceğini düşünmüştü. Ama bu cevabın doğru olamayacağı aşikar, zira pineal gland, diğer tüm beyin elemanları gibi, maddi dünyanın bir parçası. Maddi dünyanın etkilerinden muaf olamayacağı gibi, potansiyel bir maddeötesi etkiden de etkilenmesi, tanım gereği, mümkün değil. Bu da dualizmin felsefi açmazı. Bu iki mutlak açmaz sebebiyle de, günümüzde bilim ve felsefe çevrelerinde dualizmin neredeyse hiç savunucusu kalmamış durumda.

Ne yazık ki konuya kafa yoran kişiler arasındaki mutabakat bu noktada sona eriyor. Herkes dualizmin yanlış olduğunda, yani (eğer erişilebilir ise) cevabın maddi olguların incelenmesinin ardında yattığında hemfikir, ama çözümün ne olduğu konusunda neredeyse kişi sayısı kadar farklı görüş var. Konunun bilimsel yöntemle asla çözülemeyeceğini söyleyen “mistik”lerden tutun (ki Noam Chomsky, Steven Pinker, Colin McGinn gibi oldukça mühim şahsiyetler dahil bu gruba), bilimin pekala bu sorunu da açıklığa kavuşturabileceğini düşünen fakat bunu nasıl yapacağı konusunda uzlaşamayan diğer tüm akımlara kadar, ziyadesiyle dallanıp budaklanmış, çözüme Antik Yunan’lılardan daha yakın olmadığımız izlenimi verecek kadar geniş bir görüş spektrumu ile karşı karşıyayız. Zihin felsefesi tarihi, konunun karanlık felsefi koridorlarında dolanırken bölüm sonu canavarına yem olan nice yiğitlerle dolu..

Daniel Dennett

Parıldayan bir istisna hariç: Daniel Dennett. Kendisi Boston’daki Tufts Üniversitesinde felsefe profesörü ve yine aynı üniversitedeki Bilişsel Çalışmalar Merkezi’nin eşbaşkanı. Zihin felsefesi literatüründeki başyapıtlardan biri olarak kabul edilen “Consciousness Explained” (“Bilinci Açıkladım Agalar”) yazarıdır. Nasıl açıkladığı bu yazının konusu olamayacak kadar detaylı ise de, açıklarken kullandığı yöntemler, özellikle felsefesini bilimle sentezlerken özen gösterdiği hassaslık ve bu ikisinin karşılıklı etkileşimi önemlidir. Lehinde olsun olmasın, dönen tartışmalarda, yazılan kitaplarda, yazılmasının üzerinden geçen 18 yıla rağmen, bu kitaba sürekli göndermeler yapılır. Bunun en önemli sebeplerinden biri Dennett’in, akıcı ve zarif üslubuyla, anlaşılması zor fikirleri en basit halleriyle, çoğu zaman “intuition pump” ismini verdiği, kavrayış kolaylığı sağlayan benzetmeleriyle okurun karşısına koyup, her adımda bu zor problemi nasıl alaşağı edeceğini net olarak göstermesidir. Örneğin, alana önemli katkılarından biri olan “Cartesian Theater” (Kartezyen Tiyatrosu) benzetmesiyle, Kartezyen Dualizmini reddeden çoğu filozofun detaylıca incelenmemiş fikirlerinin aslında neden dualizmin bir türüne gereksinim duyduğunu göstererek eksikliklerini göstermiştir. Bir başka örnekte yine felsefi bir baş ağrısı olan “qualia” (deneyimin öznel karakteri, ör: kırmızının kırmızılığı) kavramının neden yanlış varsayımlar sonucu bir sorun olarak karşımıza çıktığını tane tane, sadece filozofların değil bilimadamlarının da cephanesindeki tüm silahları kullanarak eleştirmiştir (kişisel fikrim: yerle bir etmiştir). Bu çok çarpıcı bir özellik, zira konular detaylandıkça, kişinin (yazarın) her adımını çok dikkatli seçmesi ve zihin-beden problemiyle uğraşırken çok cazip bir tuzak olan kendini bir şeyin sezgisel doğruluğuna ikna etmekten kaçınması ve fikrindeki felsefi/bilimsel sorunları tespit etmesi her filozofun yapabildiği bir şey değil.

Dennett’i meslektaşları arasında farklı kılan nokta da bu, bilime olan ilgisi ve felsefesinin temellerini her daim bilimsel bulgularla çapraz kontrole tabi tutması. 21. yy felsefesinin, geride bıraktığımız yüzyıllardan alması gereken tek bir ders varsa, varoluşa dair aranan cevaplarda bilimsel olgulara sırtımızı dönmenin kötü bir fikir olduğudur. Sadece düşünme ve akıl yürütmeyle felsefenin önemli sorularına yanıtlar bulunabileceği düşüncesi, Yunan’lılar ile zirve yapan, Kant ile önemli bir darbe yiyen, günümüzde ise, objektif gerçekliğin en çılgın rüyalarımızdan bile daha çılgın olduğunun ortaya çıkması nedeniyle, terk edilmeye başlanan bir bakış açısı. Bu yüzden biyoloji felsefesi, mühendislik felsefesi, ekonomi felsefesi gibi uygulamalı felsefe alanları gün geçtikçe yaygınlaşıyor, yaygınlaşmalı. Gelecekteki felsefi düşüncenin de, saygınlığını koruyabilmek ve cevap arayışlarında insanlığa faydalı olmak adına, bu yakınsamaya ayak uydurması gerekiyor. Modern bilişsel bilimlerin getirdiği yardım ve sağladığı kolaylıklar olmadan da zihin-beden sorununu çözmek olası görünmüyor.

Genel olarak bilimin her alanında üstad seviyesinde bilgili olan Dennett’in, özel olarak, yazının başındaki alıntıdan da anlayacağınız üzere Darwin’e ve doğal seçilim fikrine bitmek tükenmek bilmeyen bir hayranlığı var, ki bu yüzden başka bir meşhur Darwinci olan Stephen J. Gould kendisini “kökten Darwinci” olarak tanımlamıştır.. Dennett insan zihnini oluşturan sürecin Darwinci süreçler olduğu fikrinde ısrar etmiştir. Bu tabii benim diyen bilimadamının karşı çıkmaktan çekineceği bir görüş, fakat bu sorgulamayı Dennett kadar detaylıca yapıp ölümüne takip eden ve Darwinci seçilimin tüm yaptırımlarını layıkıyla takdir eden ikinci bir filozof bulmak zor. Örneğin yakın arkadaşı Richard Dawkins ile popülerlik kazanan Memetik teorisini ve “meme”lerin Darwinci seçilimini bilinç savunusunun temeline koyarak cesur ama teorik zemini sağlam bir hamlede bulunmuştur.

Felsefenin diğer bir önemli sorunu olan özgür irade hakkında da iki kitap (“Elbow Room” ve “Freedom Evolves”) yazmıştır ve sonuçta, pek çok meslektaşının aksine, özgür iradenin varolduğunda karar kılmıştır. “Darwin’s Dangerous Idea” kitabında Darwin sevgisini alabildiğince serbest bırakmış, kozmolojiden yapay zekaya, mühendislikten dinlere, adamcağızı ilişkilendirmediği alan kalmamıştır. Douglas Hofstadter ile editörlüğün yaptığı “The Mind’s I”, zihin felsefesine ilgi duyanlar için başlangıç seviyesinde çok tatlı bir kitaptır. Muhtemelen kaleme aldığı en tanınan makalesi “Neredeyim?”dir (Türkçe!). “The Self as a Center of Narrative Gravity”, “What RoboMary Knows” ve “THANK GOODNESS!” kişisel favorilerimdir (İngilizce). Tüm makalelere bu adresten ulaşılabilir.

Ilımlı bir ateisttir. “Yeni Ateistler” veya “Dört Atlı” olarak adlandırılagelen (Richard Dawkins, Sam Harris, Christopher Hitchens ve Dennett) ve dinleri yüksek sesle eleştiren grubun en yumuşak başlısı ve alttan alanıdır. Buna rağmen kalp krizi geçirdiğinde kendisi için dua ettiğini söyleyen arkadaşlarına “keçi de kurban ettiniz mi?” demekten geri kalmamıştır (yukarıdaki “THANK GOODNESS!” makalesinde). “Brights” isimli, memlekette hala fazla tanınmadığı için tırnak işaretleri içerisinde yazmanın gerekli olduğu, batı coğrafyasında ise yavaş yavaş momentum kazanan alternatif bir özgür düşünce (freethinkers) topluluğunun en tanınan üyelerindendir. Dinler hakkındaki görüşlerini 2006 tarihli “Breaking The Spell: Religion as a Natural Phenomenon” kitabında özetlemiştir. Okullarda tüm dinlerin gelenek ve öğretilerinin müfredat kapsamına alınması gerektiğini savunmaktadır. W. V. Quine ve Gilbert Ryle’ın öğrencisidir. Boston Red Sox taraftarıdır. Teknecilik, heykeltraşlık hobileri arasındadır. Uzaktan Şirin Baba’yı, yakından tarihin yazdığı en önemli dehalardan birini andırır.

Veeee kendisi 10 Nisan 2009’da konuşma yapmak üzereye Türkiye’ye geliyor! Sakıp Sabancı Müzesinde saat 16.00’da. Normalde kitap imzalatmaya kategorik olarak karşı olmak gibi sudan bir prensibim vardır, ama bu prensibi Dennett dedeye kitap imzalatmanın bir seçenek olmadığı bir gerçeklikte edindiğim için bu seferlik tabii ki bir istisna yapacağım, hatta envanterimi şimdiden hazırladım, 7 kitap + 2 favori makale:

Yazan: Uygar Polat

Evrimi Anlamak’ta yeni bölümler

Evrimi Anlamak sitesi 3 yeni bölüm ile karşınızda! Bu yeni bölümleri duyuran ve evrim konusunda daha başka konulara yer veren Evrim Çalışkanları Gazetesi’nin 2. bölümünü de edinmeyi ve çevrenizle paylaşmayı unutmayın.

ÇİZGİROMAN:  KURNAZ OLANIN HAYATTA KALMASI

Öncelikle 7’den 70’e herkesin keyifle okuyacağını düşündüğümüz “Kurnaz Olanın Hayatta Kalması” isimli çizgiromanı mutlaka okumanızı tavsiye ediyoruz. Aşk, yalan, entrika ve kurnaz çekirgeler! Doğal seçilim her zaman en iri ve en kuvvetliden mi yanadır?

Bildiğiniz gibi evrimin gerçekleşmesini sağlayan mekanizmalardan biri doğal seçilimdir. Eğer bir canlı, çevresindeki bireylere kıyasla, hayatta kalıp üreme konusunda daha başarılı ise, bu canlının “seçilim değeri yüksektir” deriz. Böylece doğal seçilim bu bireyi seçilim değeri düşük olan bireylere tercih eder. Fakat bu anlatım akılda genellikle “en güçlü kuvvetli olan hayatta kalır (yani doğal seçilim tarafından tercih edilir), böylece onun yavruları da güçlü ve kuvvetli olur” fikrini canlandırır. Bu fikir kısmen doğru olmakla birlikte, bir canlının seçilim değerinin yüksek olması demek her zaman onun en güçlü, en irikıyım birey olduğu anlamına gelmez.

KİTLESEL BİR YOK OLUŞTAN NASIL KURTULUNUR?

Gazetelerde dergilerde yeni bilimsel keşifler ile ilgili yazılar okuruz. Peki bu keşifleri yapan bilim insanları çalışmalarını nasıl yürütürler? Yeni bölümümüz olan “Kitlesel Bir Yok Oluştan Nasıl Kurtulunur?“, Paleontolog David Jablonski’nin kitlesel yok oluşlar hakkındaki çalışmalarını anlatıyor ve çok eski zamanlardan kalan fosillere bakarak doğadaki sorulara nasıl cevaplar aradığını (ve bulduğunu!) gösteriyor.

GEERAT VERMEİJ İLE SÖYLEŞİ

İşi gücü deniz kabuklularının fosillerini incelemek olan bir bilim insanı düşünün. Bu bilim insanı yaptığı araştırmalar sonucu  türler arası rekabet ve avlanmayı kanıtlayan fosil kayıtlarını incelemiş ve canlıların birbirlerinin evrimsel kaderine şekil verdikleri gerçeğini ortaya çıkarmış bir kişi olsun. Onun aynı zamanda 3 yaşından beri kör olduğunu duysanız tepkiniz ne olurdu? Sözünü ettiğimiz kişi hayali değil, onun adı Geerat Vermeij, Kaliforniya Üniversitesi’nde bir paleobiyoloji profesörü. Ve biz, kendisiyle yapılmış olan “Fosil Kayıtlarına Dair Bir His” başlıklı ilginç söyleyişiyi okumanızı şiddetle tavsiye ediyoruz.

Evrim Çalışkanları

Darwin Türk düşmanı ya da ırkçı mıydı?

Ara sıra bizim medyada duyduğumuz bir iddiadır, Darwin’in Türk düşmanı olduğu, Türklerin alçak bir ırk olduğunu iddia ettiği. Aslına bakarsanız Darwin’in Türkler hakkındaki düşünceleri konumuzla pek ilgili değil, zira biz Darwin’i savunma derneği değiliz. Bizim milletimiz konusunda böyle düşünceleri vardıysa, “Hata etmiştir,” deriz olay biter. Bizi ilgilendiren adamcağızın bilimsel çalışmaları, politik ya da tarihsel konulardaki görüşleri değil. Eninde sonunda Viktoryen dönemi bir orta sınıf beyefendisinin Türk milletini övmesi bizi göklere çıkarmayacağı gibi yermesi de herhalde zarar vermeyecektir.

Tabi denebilir ki bilimsel bir gerçek olarak ırkçılık yanlıştır, dolayısıyla Darwin’in bu konudaki görüşleri bilimsel olarak evrim kuramına gölge düşürebilir. Bu göreceli olarak biraz daha akla yakın bir itiraz. Ama yine de bunun da geçerliliği yok, zira bilim denen kurumun başarılı olmasının temel sebeplerinden birisi, bilginin o bilgiyi üretenden, keşfedenden bağımsız olarak ele alınması. Dolayısıyla evrim kuramı, temelleri Darwin tarafından atılmış olsa bile, Darwin’in kişisel olarak doğruları ve yanlışlarından bağımsız, bir çok insan tarafından toplanan verilerle desteklenen bir kuram (ya da, Darwin bu konuda haksız olsaydı, yine Darwin’den  bağımsız bu verilerle yanlışlanmış olacaktı).

Yine de, kayda geçmesi için bu iddialarla ilgili bir iki söz söylemekte fayda var. Sadede gelir isek:

Darwin’in Türk düşmanı olduğu iddialarının kaynağı olan şu mektup.

Burada Darwin gerçekten de Türk’lerin Avrupa toplumlarından daha az uygar olduğunu ima ediyor, zira Avrupa toplumları Türkleri “yenmiş” durumda. Ancak gözden kaçmaması gereken bir nokta, bu imayı kabul edersek, bundan birkaç yüz yıl önce de Avrupa’lıların daha az uygar oldugunu söylediğini kabul etmemiz gerekiyor, zira o zaman da Türkler Avrupa’lıları yeniyordu…  Ama yine de bir daha uygar, daha az uygar ayrımı var ki, bu günümüzdeki liberal düşünceler çerçevesinde savunulabilecek bir görüş değil.

Daha genel olarak, “İnsanın Kökeni” kitabından bir pasajın incelemesi şu adreste.

Kısaca, bu pasajda görüldüğü gibi, Darwin gerçekten de ırkları daha uygar daha az uygar diye sıralamış. Tabi, burada “cezayı hafifletici unsurlar” var: Darwin’in yaşadığı zaman, İngiltere’nin koloniyal projelerinin en tepede olduğu zamanlar, ve bu zamanlarda İngiliz toplumu genel olarak diğer ırklara karşı yüksekten bakan, paternalistik bir tavır içindeler. Darwin’in kişisel olarak Türklere ya da herhangi bir halka husumet beslediğini gösteren hiç bir delil yok, adamcağız politik konulardan uzak durmuş zaten genelde. Fakat yine de hepimizin görüşleri, içinde bulunduğumuz toplum tarafından etkileniyor, dolayısıyla Darwin’in uygarlıklar arasında ileri-geri farkı görmesi çok da şaşırtıcı olmamalı. (Tabi eklenebilir ki, o zamanlarda yaşayan Osmanlı’nın bir çok aydını da aynı görüşü– Avrupalıların daha üstün olduğunu) savunuyorlardı.

Her halikarda yukarıda bahsettiğimiz bilimsel kuramların kurucularından bağımsız olduğu gerçeğini tekrar vurgulamamız gerek — Darwin bu fikirlerini açıklayalı 120 seneden fazla zaman geçti. Çağdaş evrim teorisinin kurucusu Darwin olsa da bugünkü evrim anlayışımız onun anlayışıyla bir degil. Günümüzde evrim kuramı ve evrimsel biyologların topladıkları veriler, ırkların birbirinden daha üstün ya da alçak olduğu görüşünü desteklemiyor.  Dolayısıyla Darwin bu konuda ne yazmış olursa olsun, bugünkü evrimsel biyologların ırkçı olmak bir yana, topladıkları veriler ve popülasyonlar arasındaki farkları evrim ışığında açıklamaları ile, ırkçılığa karşı bilimsel kanıtlar ortaya koydukları söylenebilir.

Son olarak, biraz farklı, ama bu meseleyle ilgili bir konu, kölelik konusunda, Darwin’in zamanının toplumsal görüşlerinin oldukca ilerisinde, ve ırkçılıktan uzak oldugunu görebilirsiniz. (Tekrar etmekte fayda var, Darwin köleliğe karşı çıkmamış olsaydı da, bu durum onun ortaya attığı evrim kuramının geçerliliğine gölge düşürmezdi.)

Darwin hayatı boyunca köleliğe şiddetle karşı çıktı. Hatta, bu sene yeni çıkan bir araştırma, Darwin’in köleliğe karşı duydugu öfkenin evrim teorisini yayınlamasındaki motivasyonlarından birisi olduğunu ileri sürüyor.  Zira Darwin’in yaşadığı dönemde, köleliği haklı çıkarmaya çalışanlar zencilerle beyazların farklı türler olduğunu, o yüzden beyazların zencileri kullanmasının normal olduğunu savunuyorlardı. Halbuki Darwin, evrim kuramının bir sonucu olarak, tüm insanların aynı kökenden geldiğini, dolayısıyla eşit olduklarını gösteriyordu, bu da köleliğe karşı güçlü bir argümandı. İlgilenirseniz, kitabın Amazon sayfası burada.

Bu arada, tarihin bir cilvesi olarak, Amerika’da köleliği bitiren başkan olan Abraham Lincoln ile Darwin’in aynı tarihte ve günde doğmuş olmalarını da not etmek gerekir.

Sonuçta, Darwin çok iyi bir bilim insanıydı, ama hatalar da yaptı. Tıpkı kalıtım meselesini tamamen yanlış çözmesi gibi, ırkların uygarlık düzeyleri konusundaki bazı görüşleri de zamanı için normal olsa da bugün savunulacak cinsten değil, ve bizler dahil kimse de bu görüşleri savunmaya çalışmıyor. Öte yandan Darwin’in Türklere karşı özel bir husumet beslediğini işaret eden birşey de yok. O yüzden, başlıktaki soruların yanıtları kısaca, “Hayır,” ve “Hayır, ama zamanının adamıydı,” diyebiliriz.

Ve bütün bunlardan bağımsız olarak, ne Darwin’in bazı konularda hata yapması başka konularda haklı olduğu gerçeğini değiştirir, ne de bugünkü evrimsel biyoloji Darwin’in 120 sene önceki görüşlerine indirgenebilir.
Yazan: Erol Akçay

II. Evrim Bilim ve Eğitim Sempozyumu

Evrim Bilim ve Eğitim Sempozyumu’nun ikincisi, 24-25 Mayıs tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleşecek. Sempozyum’a Türkiyeli pekçok akademisyenin yanı sıra, Prof. Dr. Douglas Futuyma “Teaching About Evolution: How and Why” (Evrimi öğretmek: Nasıl ve Neden?) başlıklı konuşması ile ve Prof. Dr. Steve Jones ise “Is human evolution over?” (İnsanın evrimi durdu mu?) başlıklı konuşması ile katılacak. Prof. Dr. Kenneth Miller ise sempozyuma telekonferans ile bağlanacak.

Bu sempozyumda Evrim Çalışkanları olarak, çalışmalarımızı ve Evrimi Anlamak sitesini anlatan bir poster sunacağız. Bunun yanı sıra kimi Evrim Çalışkanları bireysel olarak kendi ilgilendikleri konularda sunumlar yapacaklar.

Sempozyum programına buradan ulaşabilirsiniz.

Katılım ile ilgili ayrıntılı bilgi için sempozyumun web sayfasına göz atabilirsiniz.

Sanatın Köklerine Doğru…

Evrim Çalışkanları güncesi, konuk yazar olarak bir başka Evrim Çalışkanı’nı ağırlıyor. Sanatın kökleri, insanın bilişsel evrimi gibi konulara değinen bu yazıyı keyifle okuyacağınızı umuyoruz.

Science isimli meşhur bilim dergisinin 6 Şubat 2009 tarihli sayısını okuyordum. Micheal Balter imzalı bir makale dikkatimi çekti. Makale, 1994 yılında Fransa’nın güneyindeki Chauvet Mağarası‘nda araştırmacılar tarafından keşfedilen mağara resimlerinden, başka dönemlere ait heykelcikler ve araç gereçlerden yola çıkarak sanatın temelini oluşturan sembolik ifade yeteneğinin insan hayatına ne zaman ve nasıl girdiğine dair görüşleri tartışıyordu.

Makalenin tamamının alıntılandığı ya da makalede tartışılan düşünceleri tartışan bir yazıdan ziyade makalenin bana düşündürdükleri ile ilgili bir yazı bu. Arzu ederseniz özgün makaleye buradan ulaşabilirsiniz.

Üstteki fotoğraf girişte bahsettiğim mağaranın bir fotoğrafı. Araştırmacılarının bulduklarında büyüleyici güzelliği karşısında göz yaşlarını tutamadıkları bu eserin panaromik bir fotoğrafı ise şöyle:

Açıkçası yukarıdaki imajın kaynağını bilmese idim ve birileri bana bunun ne olabileceğini sorsa idi muhtemelen ilk tahminim bu eserin 20. yüzyıl dolaylarında yaşamış bir sanatçının sürrealist bir eseri olduğu yönünde olurdu. Birbirine geçmiş bu aslanların, gergedanların, atların, bizonların bu mağaraya meşaleler ile giren birileri tarafından kömür ve kök boyası kullanarak 30.000 yıl önce çizildiğini bilmek hayret verici ve bence fena halde düşündürücü.

İlk insanların 50.000 ilâ 100.000 yıl önce Afrika’dan dünyaya yayılmaya başladığı ve yaklaşık 40.000 yıl önce Avrupa’ya ulaştığı öngörülerini göz önünde bulunduracak olursanız, 30.000 yılın insanlık tarihi açısından ne kadar uzun bir zaman öncesine denk geldiğini görebilirsiniz.

Bu gün itibarı ile yukarıdaki fotoğraftaki resim, şu ana dek bulunan en eski mağara resmi olmak gibi popüler bir sıfata sahip.

Zaman zaman bir şeylerin “en eskisini“, “ilk örneğini” bulmaya çalışmanın anlamsız çekiciliğine kapılmamak elde değil. Bununla beraber aslında bir çok şey kendinden öncekilerden küçük adımlarla farklılaşan kademeli bir geçişin ürünü olduğu için “işte bulduk, ilki buymuş” denebilecek bir şey bulmayı beklemek pek sağlıklı değil. Micheal Balter’ın makalesinde çalışmalarından bahsettiği araştırmacılar da sanatın insan hayatına girişine dair tam bir tarih vermek için en eski örnekleri aramak yerine onun sembolik köklerini aramanın daha verimli olacağına inanmışlar. En nihayetinde “sanat” olarak adlandırdığımız iletişim şeklinin varlığını, insanın anlam nakledebilecek sembolleri inşa edebilmek için gereken bilişsel yeteneğe sahip olmasına bağlayabiliriz. İnsanın sahip olduğu bu yeteneğin bir anda var olmayıp aşamalı bir şekilde ortaya çıktığını düşünüyorsak, sanatın da bir anda ortaya çıkmadığını rahatlıkla varsayabiliriz; ya da en azından, ilk sanat eserini aramanın pek anlamlı olmadığını söyleyebiliriz.

Dolayısıyla bilinen en eski resim 30.000 yıl önceye uzanıyor olsa da “sanat insan hayatına 30.000 yıl önce girmiştir” demek mümkün değil. Örneğin aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz eser Afrika’daki bir mağarada bulunmuş ve 77.000 yaşında. Etrafındaki diğer buluntular ile arasında nasıl bir fark olduğunu görebildiğinizi tahmin ediyorum. Kimileri tarafından alışagelinen sanat anlayışından farklı görünüyor olabilir, fakat aklı başında birisinin kolaylıkla “bu bir sanat eseri değildir” ya da “belli ki bunu yapan her kim ise amacı bir şey anlatmak değildi” diyebileceğini zannetmiyorum.


Fotoğraf Chris Henshilwood’a ait. Orijinal kaynağı ise burası.

Benzeri kimi örnekler çok yakın akrabalarımız olduğu düşünülen ve izlerine 1.400.000 ilâ 200.000 yıl öncesine kadar rastlanan Homo heidelbergensis‘e, Homo erectus‘a değin uzanıyor.

Araştırmacılar sanat ve sembolik ifade yeteneğinin, Darwin’in evrim teorisinde türlerin çeşitliliği ve ortaya çıkışı ile ilgili önerisinde olduğu gibi “aşamalı bir şekilde” (gradually) insan hayatında yer bulduğu, bir anda yoktan var olmadığı fikri ile ilgili yaptıkları bir deneyden ve sonucundan bahsetmek istiyorum:

Dietrich Stout isimli bir bilim insanı önderiliğindeki araştırmacılar bu deneyi taş yontmacılığı konusunda yetenekli 3 arkeoloji araştırmacısını kullanarak yapıyorlar. Bu kişilerden 300.000 ve 120.000 yıl* öncesine ait iki grup içerisinde yer alan araçların aynılarını yontmalarını istiyorlar ve onlar yontarken beyinlerindeki hareketliliği pozitron emisyon tomografi yöntemi ile inceliyorlar. Arkeologlar eski döneme ait olan taşları yontarken beyinlerinin “görsel” ve “motor” fonksiyonlardan sorumlu kısımlarını kullanıyorlar, yeni döneme ait olan araçları yontarlarken ise beyinlerinin “görsel“, “motor” fonksiyonlarının yanında “dil” ve “konuşma” fonksiyonlarından sorumlu kısmı da devreye giriyor. Okuduğumda tüylerim diken diken oldu açıkçası. Bu deney karmaşık araçların üretilmesi ile sembolik düşünebilme ve anlatım kabiliyetinin, benzer bilişsel yetenekleri gerektiriyor olduğunun bir göstergesi olduğu kadar insanların karmaşık aletler yapabilmeye başlamasının beyinlerinin zaman içerisinde sembolik olarak ifade etme yeteneğine sahip kısımlarının evrilmesi ile mümkün olduğunun da bir göstergesi.

Doğal seçilimi de işin içine kattığımız zaman, biz bu gün burada isek ve sembolik olarak düşünebiliyor ve kendimizi bu yolla ifade edebiliyorsak, “sembolik ifade yeteneği olanların, bu yeteneğe sahip olmasından ileri gelen bir avantajı olduğunu” var sayabiliriz. Sanatın temelinde yatan sembolik ifade yeteneği insan evriminin bir parçası olarak evrildi ise bu yeteneğin insanlara sağladığı avantaj, onların “fit” olma durumları üzerindeki pozitif etkisi ne idi acaba? (Bir çok evrim teorisyeninin bu soruya kızabileceğini tahmin ediyorum aslında, fakat düşünmesi keyifli 😉 Bu konudaki spekülasyonlarınızı paylaşmaktan çekinmeyeceğinizi umarım 🙂

Söz evrimden açılmışken, içinde bulunduğumuz yılın, ortaya attığı teori ile biyolojik çeşitliliğin etrafındaki sis perdesini aralamak konusundaki çabalara en kayda değer katkılardan birisini sağlayan Charles Darwin’in doğumunun 200’üncü yılı olduğunu hatırlatmak ister, bu vesile ile belki evrim teorisi hakkında bir kaç şey okumak istersiniz ümidi ile bir iki leziz bağlantı vermekten kıvanç duyarım:

Lütfen en büyük cahilliklerimizin çoğunlukla bildiğimize inandığımız konuların içerisinde saklı olduğunu unutmayın.

Yazan: A. Murat Eren

_

* Bahsi geçen araçlar pre-acheulean ve late acheulean dönemlerine ait. Bu kavramlara yabancı okuyuculara bir anlam ifade etmesi için yaklaşık tarihleri (pre-acheulean için 300.000 yıl, late acheulean 120.000 yıl) Wikipedia’daki bir tablodan aldım.

Bir Fikrin Gücü

Blog for Darwin yani “Darwin için blog yazın” projesi, 12-15 Şubat tarihleri arasında Darwin Günü amacıyla, dünyanın farklı ülkelerinden çeşitli dillerde yayın yapan bloglardaki yazıları bir araya getiriyor. Bu yazılara göz atmak isterseniz yukarıdaki logoya tıklayarak bu siteye ulaşabilirsiniz.


Biz de Evrim Çalışkanları olarak, aramızdan bir Evrim Çalışkanı Uygar Polat‘ın Darwin Günü yazısına burada yer veriyoruz.

Biyolog Richard Dawkins bir fikrin gücünü, o fikrin maksimum açıklamayı minimum varsayımla yapması olarak tanımlıyor:

bfg

Buna da Açıklama Oranı (Explanation Ratio) diyor. Ve ben de katılıyorum.


Bugün doğal seçilim vasıtasıyla evrim fikrini ortaya atan Charles Darwin’in 200. doğum günü (12 Şubat 1809) ve doğal seçilim fikrini derlediği Türlerin Kökeni’nin yayınlanışının 150. yıldönümü (24 Kasım 1859). Uzunca bir süreyi bugün için Darwin’in anısına yazacağım ve uzun olmasını istediğim yazıyı kafamda planlamaya çalışarak harcadım. Kişiliğimin gelişiminde oldukça önemli yeri olan bu adamın hayatının her yönünü layıkıyla ve derinlemesine incelemek istiyordum. Çalışmaları, seyahatleri, nerelerde haklı çıktığı nerelerde yanıldığı, modern evrim kuramına yapılan eklentiler, hangi konularda kitaplar yazdığı, arkadaşlarıyla düşmanlarıyla münasebetleri, aile yaşantısı, hastalık hastası olmasının olası sebepleri, elde ettiği bulguları nasıl değerlendirdiği, çalışma sistematikleri hakkında yazmak istiyordum ve nereden başlayacağımı bilemiyordum.


Ama sonra onun fikirlerindeki Açıklama Oranı’nın ne kadar büyük olduğunu hatırladım ve kendimi önemli bir noktayı ıskalıyormuş gibi hissettim. Darwin tek bir hamlede tüm yaşamı, organizmaların var olma sebebini, sadece 4 basit varsayım ile açıklamıştı ve ben kim oluyordum da bu önemli günde uzun, detaylı betimlemelerimle Darwin’in ekonomik teorisine gölge düşürüyordum? Bunları daha sonra da yapabilirdim ve yapacaktım (sene Darwin senesi) ama bugün olmazdı:


efg

Her nesilde, hayatta kalabilecek olandan daha fazla sayıda yavru doğar ve bunların arasında genetik (kalıtılabilir) farklılıklar vardır (çeşitlilik). Bu yavruların bir bölümü üreyemeden ölürler (seçilim). Hayatta kalıp üremeyi başarabilenler de, bunu sağlayan özelliklerini çocuklarına aktarırlar (kalıtım). Bu süreç yeterince uzun süre (binlerce nesil) boyunca devam ederse, ortalık ‘hayatta kalmakta ve üremekte başarılı’ organizmalarla dolar. Doğal seçilimle evrim (özetle değil, tam olarak) budur.


Bu kadar. Bu kadar! Bu başka herhangi bir teorinin kolay kolay erişemeyeceği bir güç. Yukarıdaki 501 karakterlik paragrafı anladıysanız, Darwin’in fikirlerinin tamamını, modern evrim kuramının da belkemiğini anlamışsınız demektir. Kopan tüm tartışmaların, tüm kavgaların, tüm dini açmazların şu basit ve aslında kanıta ihtiyaç da duymayan (fakat sayısız kanıtla desteklenen) kavramsal kabullerin anlaşılamaması yüzünden doğduğunu düşünmek…


Darwin’in fikri gülünç derecede ekonomik olmasına rağmen, gülünç derecede çok şeyi açıklıyor, sadece bu dünyadaki yaşamı açıklamakla kalmıyor, diğer dünyalardaki olası yaşamları da açıklama potansiyeli taşıyan ortaya atılmış tek fikir. Ben de bu yüzden, bu kibar ve onurlu adamın ve ekonomik ve güzel fikrinin anısını en iyi bu şekilde onurlandırabileceğimden şüphem olmadığı için, maksimum açıklamayı minimum varsayımla yapmak adına, konu hakkında daha fazla yazmayı reddediyorum.

Şerefe!


Bilim tarihinin en önemli anlarından biri, gölgenin bittiği aydınlığın başladığı yerde..
Bilim tarihinin en önemli anlarından biri, gölgenin bittiği aydınlığın başladığı yerde..

Yazan: Uygar Polat

Darwin’in doğum günü yaklaşırken…

12 Şubat Darwin’in 200. doğumgünü, bu yüzden dünyanın dört bir yanında ve Blogosfer’de evrimcilerin aktivitesi arttı. Biz de sitenin yeni bölümleri üzerinde çalışmaya devam ediyoruz. Bu sırada ilginizi çekeceğini düşündüğümüz birkaç bağlantı koyalım dedik.

Önceki yazılardan birinde bahsettiğimiz “Evrimsel Mücevherler” dizisinin Türkçe çevirisini Evrim Olgusu blogunda okuyabilirsiniz.

Müspet İlimler Kumpanyası da evrim kuramının diğer babası, Alfred Russel Wallace’a selam ediyor.

Aynı zamanda Edge sitesinde bilim ile dini inancın birbiriyle uyumlu olup olmadığı konusunda ilginç bir tartışma dönmekte. Tartışma, inançlı birer Hristiyan olan Ken Miller (bir evrimsel biyolog) ve Karl Giberson’un (din ve bilim arasındaki ilişki üzerine çalışan bir fizikçi) bu konudaki kitaplarının eleştirisini yazan Jerry Coyne’ın bilimle dinin (en azından pratikte) uzlaşmasının mümkün olmadığını iddia etmesiyle başlamış. Tartışmada her iki tarafı da savunanlar var, bu da herhalde sorunun yanıtının çok da açık olmadığını gösteriyor.

Yakında görüşmek üzere!

Yazan: Erol Akçay

2008’in Evrimsel Biyoloji Makaleleri: PLoS’un seçkisi

Ön Not: Bu yazıda geçen (turuncu ile işaretlenmiş) evrimsel biyoloji kavramları hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz kelimelere tıklayarak Evrimi Anlamak sitesinin ilgili sayfasına ulaşabilirsiniz.

PLoS, yani İngilizce ismi ile Pulic Library of Science (Bilim Halk Kütüphanesi), Dünya’daki bilimsel ve tıbbi bilgi birikimini herkese açık ve ulaşılabilir hale getirmeyi amaçlayan (open access) bilim insanı ve doktorlardan oluşan ve kar amacı gütmeyen bir organizasyon. PLoS’un yayın organı olan dergilerde (PLoS Biyoloji, PLoS Genetik vs…) 2003’ten beri hakemli dergi sistemi ile pek çok kaydadeğer makale yayınlandı. Bütün bu makaleler, Nature, Development vs. gibi diğer prestijli bilimsel makale dergilerinin aksine, hiçbir ücret ödenmeden PLoS’un İnternet sitesinden okunabiliyor.

Geçtiğimiz günlerde bu organizasyonun İnternet güncesinde “2008’in en kayda değer Evrimsel Biyoloji makaleleri” başlıklı bir seçki yayınlandı. Seçki, PLoS’un akademik editörü olan Tom Tregenza tarafından hazırlanmış. Bizler de size seçkinin Türkçe çevirisini buradan aktarıyoruz (Aşağıdaki bağlantılara tıklayarak makalelerin tam uzunluktaki İngilizce orjinallerine ulaşabilirsiniz):

Dalgıçböceğinin soyoluşu eşeyler arasındaki silahlanma yarışı sonucu birlikte evrimi ortaya çıkarıyor J. Bergsten ve KB. Miller tarafından yapılan bu çalışmayı tanıtırken Tom Tregenza şöyle diyor: “Bu makaleyi çok ama çok sevdim çünkü ilk bakışta çok sıkıcı gibi görünen bir konuyu -dalgıçböceğinin soyoluşunu- anlatıyor. Fakat işe bakın ki, bu türün erkekleri ve dişileri arasında bir “silahlanma yarışı” süregelmekteymiş: erkeklerin ayaklarında, dişileri sıkıca tutabilmek için vantuzlar evrilmiş fakat buna cevap olarak dişilerin vücutlarında da, erkeğin vantuzlarını vakumla kendilerine yapışmaktan alıkoyacak girinti ve çıkıntılar evrilmiş (birlikte evrim). Erkeklerin vantuzlarının büyük olduğu yerlerde dişilerin de kanatlarında daha geniş girintileri var. Üstelik, Japonya’da birbirine çok yakın akraba olan iki türden elde edilen bilgilere bakılırsa dişi ve erkek arasındaki bu “savaş” grup içinde bir türleşmeye yol açmış görünüyor.”

(Aşağıdaki resimde üst sıra dişilerin kanatlarının yakından görünümü, alt sıra ise erkeklerin ayaklarındaki vantuzları.)

Çin’de kaplan ürünlerinin tüketimi ve kaplanın korunması ile ilgili görüşler B. Gratwicke ve arkadaşları tarafından yazılan bu makale, Çin’de kaplan ürünleri marketinin ne kadar büyümüş olduğuna ilişkin kanı donduran veriler sağlayan çok iyi tasarlanmış bir araştırmayı rapor ediyor. Makale, kaplanlardan elde edilen ürünlerin ticaretine ilişkin yasaların kaldırılmasının çok büyük bir hata olacağına ilişkin güçlü bir kanıt ortaya koyuyor.

Dişi bireyler arasında fazladan çiftleşmeye yönelik eğilimlerde bir farklılık var mı? W. Forstmeier ve arkadaşları tarafından yapılan bu çalışma, uzun zamandır göz ardı edilmiş bir soruyu cevaplamaya çalışıyor: Bazı dişi kuşlar (söz konusu deneylerde Hint Bülbülü kullanılmış), diğer dişi kuşlara göre çiftleşmeye daha mı istekliler? Bugüne dek eşeysel seçilim konusundaki çalışmalar çoğu zaman, dişilerin belli erkek bireyleri tercih etmeye daha meyilli olup olmadıklarına, kimi zaman da dişilerin belli erkek bireyleri tercihleri arasındaki farklılıklara odaklanmıştı. Bununla birlikte, çok daha basit bir soru olan “Kimi dişiler çiftleşmeye diğerlerinden daha meyilli mi?” sorusu çok daha az araştırılmıştı.

Bir eşeysel işareti seçmek dişilere güvenlik sağlıyor TW. Kim ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilen bu güzel çalışma klasik bir davranışsal ekoloji örneği. Dişi bireylerin neden belli erkek bireylerle çiftleşmeyi tercih ettiği sorusunun potansiyel pek çok cevabı var. En ortada cevaplardan biri olmakla birlikte, şimdiye dek görmesi gerekenden daha az ilgiye maruz kalmış olan cevap ise “dişilerin çekici bulduğu işaretlerin aslında dişilere doğrudan bir fayda sağlıyor olması”. Bu çalışmada incelenen bir tür yengecin (fiddler crab) erkek bireylerinin inşa ettiği yapılardan dişilere daha çekici görünenler aslında bu yengeçlerle beslenen avcı hayvanlara da daha riskli görünen yapılar. Bu da söz konusu yapıların, dişileri avcılardan daha çok koruyabilecek özellikte olduklarını gösteriyor.

Kılıçkuyruk yavruları avcıları ve türdeşlerini belirlemek için kimyasal ve görsel işaretleri kullanıyor SW. Coleman ve GG. Rosenthal’ın rapor ettikleri çok iyi tasarlanmış bu çalışmada, genç balıkların avcılarla kendi türünden olan balıkları birbirinden ayırmak için hem kimyasal hem de görsel işaretleri kullanma ihtimalini inceliyor. Çalışma, bebek kılıçkuyrukların hem kimyasal hem de görsel bilgi kaynaklarını kullandıklarını ve bu iki kaynağın birlikte kullanılmasının, teker teker kullanılmalarından daha büyük bir etkisi olduğunu gösteriyor. Bu durum, bebek balıkların hem çoklu işaretleri kullanabilme kapasitesi olduğuna hem de en verimli şekilde tepki gösterebilmek için her iki tip işarete de ihtiyaç duyduğuna işaret ediyor.

Yazan/Çeviren: B. Duygu Özpolat

Create your website with WordPress.com
Get started